2.200 yıl önce Kuzeydoğu Asya'daki Türk devletini, Asya'nın bütün kuzey yansını kaplayan bir İmparatorluk durumuna getiren Mete, Türk milletinin vicdanında "Oğuz Han" adiyle ölümsüzleştirilmiştir. "Oğuz Kağan" veya "Oğuz Han" Destânı’nda Mete, Türklerin en büyük kahramanı olarak sunul-muş, bir masal ve destan havası içinde, Çin'e, Hind'e, Avrupa kapılarına, Kuzey Asya'nın buzlu ülkelerine kadar uzanan fetihleri anlatılmıştır. Ergenekon Destanı gibi, Oğuz Han Destanı da, Türk milletinin tarihi gelişmesi ve karakterini açıklayan çok kuvvetli bir edebî vesikadır. Mete'nin "Oğuz Han" adiyle adetâ kutsallaştırıldığı, Türk milletinin ortaklaşa malı olan bu güzel destan kısaca şöyledir:
"Günlerden bir gün Ay Han, bir erkek çocuk doğurdu. Çocuk, kara saçlı, karakaşlı, ala gözlü. kızıl ağızlı idi. Perilerden bile güzeldi. Çocuk, anasından yalnız bir defa süt emdi. Bir daha emmedi, Konuşmaya başladı. Çiğ et ve içki istedi. Kırk gün-den sonra büyüdü. Yürüdü. Oynadı. Ata bindi. Geyik avına çıktı. Günlerden sonra, gecelerden sonra, tam bir yiğit oldu. Bahâdır oldu.
"Oğuz Han" denen bu bahâdır, bir gün Tanrı'ya yakarıyordu. Birdenbire çevresi kapkaranlık kesildi. Gökten bir ışık düştü. Bu ışık, aydan ve güneşten bile parlaktı. Oğuz Han, ışığın içinde bir kız gördü. Bu kız, çok güzeldi. Yüzünde, ışık saçan bir beni vardı. Çoban Yıldızı'na benziyordu. Gülünce, mavi gök de gülüyor, ağlayınca, mavi gök de ağlıyordu.
Oğuz Han, bu kızı görünce aklı başından gitti. Kızı sevdi, aldı. Kız, Oğuz Han'a üç erkek çocuk doğurdu. Birincisine "Gün", ikincisine "Ay", üçüncüsüne "Yıldız" adını koydular.
Oğuz Han, günlerden bir gün, ava gitti. Gölün yanında bir ağaç gördü. Ağacın kovuğunda bir kız oturuyordu. Çok güzeldi. Saçları bir ırmağın akışına, dişleri inciye, gözleri, gökyüzünün mavisine benziyordu.
Oğuz Han'ın aklı başından gitti. Yüreğine od düştü. Kızı sevdi, aldı. Bu kız da Oğuz Han'a üç erkek çocuk doğurdu. Birincisine "Gök", ikincisine "Dağ", üçüncüsüne "Deniz" adını verdiler.
Bu çağda, sağ yönde "Altın Han" denen bir hakan vardı. Altın Han, Oğuz Han'a elçi gönderdi. Pek çok altın ve gümüş yolladı. Pek çok kız, yakut ve gümüş sundu. Oğuz Han'a saygı gösterdi. Bağ eğdi. Oğuz Han, Altın Han'ın baş eğmesini kabul etti. Sonra, kırk gün kuzeye yürüdü. "Buz Dağı" denen dağa geldi. Çok soğuktu. Otağını kurdurdu.
Tan yeri ağardı. Oğuz Han'ın otağına güneş gibi bir ışık girdi. O ışıktan; gök tüylü, gök yeleli, büyük bir erkek kurt çıktı. Kurt, Oğuz Han'a dedi ki: "Ey Oğuz, artık ben önünde yürüyeceğim!"
Bundan sonra Oğuz Han, çadırları toplattı. Yola koyuldu. Türk ordusunun önünde gök tüylü, gök yeleli, büyük erkek kurt yürüyordu. Nice günlerden sonra kök tüylü, gök yeleli, büyük erkek kurt durdu. Oğuz Han da Türk ordusunu durdurdu. Önlerinden "İtil" denen ırmak akıyordu. Oğuz Han, burada Yağı ile vuruştu. Savaş çok çetin oldu. İtil suyu, yağı kanıyla kıpkızıl aktı. Vuruşma-da Oğuz Han, üstün geldi. Basan, Türk oklarında ve kılıçlarında kaldı.
Gök tüylü, gök yeleli kurt, yine öne düştü. Oğuz Han'ı güneyin sıcak ülkelerine götürdü. Oğuz Han, burada da çok yerler aldı. Çok yağı yendi. Türk hakanlığını bu yönde de çok büyüttü. Geri döndü.
Oğuz Han'ın yanında, aksakallı, boz saçlı, çok bilge bir kişi vardı. Anlayışlı ve doğru bir adamdı. Oğuz Han'ın danışmanıydı. Adı "Uluğ Türk" idi.
Uluğ Türk, günlerden bir gün, düşünde bir al-tın yay ve üç gümüş ok gördü. Altın yay, gün doğusundan gün batısına dek uzanıyordu. Üç gümüş ok da kuzeye doğru gidiyordu. Uluğ Türk, uykudan uyandı. Düşte gördüklerini Oğuz Han'a anlattı: "Ey Hakanım, dedi; Gök Tanrı'nın sana verdikleri, hayırlı olsun! Gök Tanrı, düşümde gördüklerimi yerine getirsin! Dilediği yeri sana versin!"
Oğuz Han, Uluğ Türk'ün sözlerini çok beğendi. Bilgeliğini öğdü. Öğüdünü dinledi. Oğullarını topladı. Dedi ki: "Ey oğullarım! Gönlüm av diliyor. Kocadım. Gücümü yitirdim. Gün, Ay ve Yıldız, siz doğuya varın. Gök, Dağ ve Deniz, siz batıya gidin!" Bunun üzerine Oğuz Han'ın üç oğlu doğuya, üç oğlu batıya gitti. Gün Han, Ay Han ve Yıldız Han, bol bol avlandıktan sonra, yolda bir altın yay buldular. Yayı aldılar. Babaları Oğuz Han'a verdiler. Oğuz Han sevindi. Yayı üç parça etti ve: "Ey büyük kardeşler, dedi; yay sizin olsun!" — Gök Han, Dağ Han ve Deniz Han, bol bol avlandıktan sonra, yolda, üç gümüş ok buldular. Okları aldılar. Babalan Oğuz Han'a verdiler. Oğuz Han sevindi. Okları onlara pay edip "Ey küçük kardeşler, dedi; bu oklar sizin olsun!" — Oğuz Han, bundan sonra Ulu Kurultay'ı topladı. Halkı da çağırdı. Büyük danışma yapıldı. Oğuz Han, yurdunu, oğullarına pay etti. Dedi ki: "Ey oğullar, çok yaşadım. Çok savaşlar gördüm. Çok ok attım. Kılıç salladım. Ata bindim. Yağılarımı ağlattım. Dostlarımı güldürdüm. Gök Tanrı'ya borcumu edâ ettim. Sizlere de yurdumu veriyorum. Yurdumuzun üzerinde bügelik ve bahtiyarlıkla yaşayın. Gök Tanrı'nın buyruğundan çıkmayın. Esen kalın!" Sonra Gök renkli gözlerini kapattı."
destan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
destan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
25 Şubat 2007 Pazar
Ergenekon Destanı
Türk illerinde Göktürklere baş eğmeyen bir yer yoktu. Bunu kıskanan yabancı kavimler, birleşerek Göktürklerin üzerine yürüdüler. Maksatları öç almaktı. Göktürkler, çadırlarını ve sürülerini bir yere topladılar. Çevresine hendek kazıp beklediler. Düşman gelince, vuruşma da başladı. On gün vuruşuldu. Sonunda Göktürkler, üstün geldi.
Bu yenilgiden sonra yabancı kavimlerin hanları ve beyleri, av yerinde toplanıp konuştular. "Göktürklere hile yapmazsak sonunda işimiz yaman olur" dediler. Tan ağarınca, baskına uğramış gibi, ağırlıklarını bırakıp kaçtılar. Göktürkler, "Bunların vuruşma gücü bitti, kaçıyorlar!" deyip, arkalarına düştüler. Düşman, Göktürkleri görünce, birden döndü. Gafil avlanan Göktürkler, yenik düştü. Hepsi teker t.eker öldürüldü. Çadırları alındı. Bir tek ev kurtulamadı. Büyüklerinin hepsi kılıçtan geçirildi. Küçükleri kul yapıldı.
Göktürklerin başında, İl Han vardı. Çocuklan çoktu. Fakat bu uğursuz vuruşmada, bir tanesi dışın¬da, hepsi öldü. "Kayı" adını taşıyan bu oğul, o yıl evlenmişti. İl Han'ın, "Dokuz Oğuz" adında bir de yeğeni vardı. Kayı ile Dokuz Oğuz, düşmana esir düşmüşlerdi. Fakat on gün geçmeden bir gece, ikisi de, kadınları ile beraber atlara atlayıp kaçtılar. Esirlikten kurtuldular. Göktürk yurduna geldiler. Burada düşmandan kaçıp gelen birçok deve, at, öküz ve koyun buldular. "Dört taraftaki illerin hepsi bize düşman, dediler; gereği odur ki, dağların içinde insan yolu düşmez bir yer izleyip oturalım!" Sürülerini alıp, dağa doğru göçtüler.
Geldikleri yoldan başka geçilecek yeri olmayan bir ülkeye vardılar. Bu yol öyle sarptı ki, bir deve veya at güçlükle yürürdü. Ayağını yanlış bassa param parça olurdu. Göktürklerin vardıkları ülkede akarsular, kaynaklar, türlü bitkiler, meyveler, ağaçlar ve avlar vardı. Böyle bir yeri görünce, Ulu Tanrı'ya şükürler ettiler. Yeni ülkelerinin hayvanlarının kışın etini yediler; yazın sütünü içtiler. Derisini giydiler. Bu ülkeye, "Ergenekon" adını koydular.
İki Göktürk prensinin, zamanla Ergenekon'da çocukları çoğaldı. Kayı Han'ın çok çocuğu oldu. Dokuz Oğuz Han'ın daha az çocuğu doğdu. Çok yıllar bu iki hanın çocukları Ergenekon'da kaldılar ve çoğaldıkça çoğaldılar.
Dört yüz yıl sonra kendileri ve sürüleri o kadar fazlalaştı ki, Ergenekon'a sığışamaz oldular. Çare bulmak için, kurultay toplandı. Dediler ki: "Atalarımızdan işittik; Ergenekon dışında geniş ülkeler, güzel yurtlar varmış. Bizim yurdumuz da eskiden o yerlerde imiş. Dağların arasından yol izleyip bulalım. Göçüp Ergenekon'dan çıkalım. Ergenekon dışında her kim bize dost olursa, onunla görüşelim. Düşmanla vuruşalım !"
Kurultay bu kararı alınca Göktürkler, Ergenekon'dan çıkmak için yol aradılar, fakat bulamadılar. O zaman bir demirci dedi ki: "Bu dağda demir madeni var. Yalın kat madene benzer. Şunun demirini eritsek, belki dağ bize geçit verirdi!" Göktürkler, varıp demircinin gösterdiği dağ parçasını gördüler. Demircinin tedbirini beğendiler. Dağın geniş yerine bir kat odun, bir kat kömür dizdiler. Dağın üstünü, altını, yanını, yönünü böylece odun ve kömürle doldurdular. Yetmiş deriden büyük körükler yapıp yetmiş yere koydular. Odun ve kömürü ateşleyip, körüklemeye başladılar.
Tanrı'nın gücü ve inâyeti ile ateş kızdı. Kızdıkça demir eridi, akıverdi. Dağ delindi. Bir yüklü deve çıkacak kadar yol oldu. O kutsal yılın, kutsal ayının, kutsal gününün, kutsal saatinde Göktürkler, Ergenekon'dan çıkmaya başladılar. Bu kutsal gün, ondan sonra Göktürklerde bayram günü oldu. Her yıl o gün gelince, büyük törenler yapıldı. Bir parça demir alınıp ateşte kızdırıldı. Bu demiri önce Göktürk Hakanı kıskaçla tutup örse koyup, çekiçle döğerdi. Ondan sonra Türk beyleri de böyle yapıp şenlikler başlardı.
Ergenekon'dan çıkınca, Göktürklerin ulu hakanı Kayı Han soyundan Börte-çine, bütün illere elçiler gönderdi. Göktürklerin Ergenekon'dan çıktıklarım bildirdi. Bütün iller, Türklerin Ergenekon'dan çıktığını öğrenip baş eğdiler. Büyük Türk Hakanı Börte-çine'ye saygı sunup ululadılar. 'Kore'den Karadeniz'e kadar bütün ülkeler, yeniden Türk buyruğuna girdi. Dört yüz yıl Ergenekon'da bekleyen Türkler, eskisi gibi, dünyanın en büyük milleti oldular.
Bu yenilgiden sonra yabancı kavimlerin hanları ve beyleri, av yerinde toplanıp konuştular. "Göktürklere hile yapmazsak sonunda işimiz yaman olur" dediler. Tan ağarınca, baskına uğramış gibi, ağırlıklarını bırakıp kaçtılar. Göktürkler, "Bunların vuruşma gücü bitti, kaçıyorlar!" deyip, arkalarına düştüler. Düşman, Göktürkleri görünce, birden döndü. Gafil avlanan Göktürkler, yenik düştü. Hepsi teker t.eker öldürüldü. Çadırları alındı. Bir tek ev kurtulamadı. Büyüklerinin hepsi kılıçtan geçirildi. Küçükleri kul yapıldı.
Göktürklerin başında, İl Han vardı. Çocuklan çoktu. Fakat bu uğursuz vuruşmada, bir tanesi dışın¬da, hepsi öldü. "Kayı" adını taşıyan bu oğul, o yıl evlenmişti. İl Han'ın, "Dokuz Oğuz" adında bir de yeğeni vardı. Kayı ile Dokuz Oğuz, düşmana esir düşmüşlerdi. Fakat on gün geçmeden bir gece, ikisi de, kadınları ile beraber atlara atlayıp kaçtılar. Esirlikten kurtuldular. Göktürk yurduna geldiler. Burada düşmandan kaçıp gelen birçok deve, at, öküz ve koyun buldular. "Dört taraftaki illerin hepsi bize düşman, dediler; gereği odur ki, dağların içinde insan yolu düşmez bir yer izleyip oturalım!" Sürülerini alıp, dağa doğru göçtüler.
Geldikleri yoldan başka geçilecek yeri olmayan bir ülkeye vardılar. Bu yol öyle sarptı ki, bir deve veya at güçlükle yürürdü. Ayağını yanlış bassa param parça olurdu. Göktürklerin vardıkları ülkede akarsular, kaynaklar, türlü bitkiler, meyveler, ağaçlar ve avlar vardı. Böyle bir yeri görünce, Ulu Tanrı'ya şükürler ettiler. Yeni ülkelerinin hayvanlarının kışın etini yediler; yazın sütünü içtiler. Derisini giydiler. Bu ülkeye, "Ergenekon" adını koydular.
İki Göktürk prensinin, zamanla Ergenekon'da çocukları çoğaldı. Kayı Han'ın çok çocuğu oldu. Dokuz Oğuz Han'ın daha az çocuğu doğdu. Çok yıllar bu iki hanın çocukları Ergenekon'da kaldılar ve çoğaldıkça çoğaldılar.
Dört yüz yıl sonra kendileri ve sürüleri o kadar fazlalaştı ki, Ergenekon'a sığışamaz oldular. Çare bulmak için, kurultay toplandı. Dediler ki: "Atalarımızdan işittik; Ergenekon dışında geniş ülkeler, güzel yurtlar varmış. Bizim yurdumuz da eskiden o yerlerde imiş. Dağların arasından yol izleyip bulalım. Göçüp Ergenekon'dan çıkalım. Ergenekon dışında her kim bize dost olursa, onunla görüşelim. Düşmanla vuruşalım !"
Kurultay bu kararı alınca Göktürkler, Ergenekon'dan çıkmak için yol aradılar, fakat bulamadılar. O zaman bir demirci dedi ki: "Bu dağda demir madeni var. Yalın kat madene benzer. Şunun demirini eritsek, belki dağ bize geçit verirdi!" Göktürkler, varıp demircinin gösterdiği dağ parçasını gördüler. Demircinin tedbirini beğendiler. Dağın geniş yerine bir kat odun, bir kat kömür dizdiler. Dağın üstünü, altını, yanını, yönünü böylece odun ve kömürle doldurdular. Yetmiş deriden büyük körükler yapıp yetmiş yere koydular. Odun ve kömürü ateşleyip, körüklemeye başladılar.
Tanrı'nın gücü ve inâyeti ile ateş kızdı. Kızdıkça demir eridi, akıverdi. Dağ delindi. Bir yüklü deve çıkacak kadar yol oldu. O kutsal yılın, kutsal ayının, kutsal gününün, kutsal saatinde Göktürkler, Ergenekon'dan çıkmaya başladılar. Bu kutsal gün, ondan sonra Göktürklerde bayram günü oldu. Her yıl o gün gelince, büyük törenler yapıldı. Bir parça demir alınıp ateşte kızdırıldı. Bu demiri önce Göktürk Hakanı kıskaçla tutup örse koyup, çekiçle döğerdi. Ondan sonra Türk beyleri de böyle yapıp şenlikler başlardı.
Ergenekon'dan çıkınca, Göktürklerin ulu hakanı Kayı Han soyundan Börte-çine, bütün illere elçiler gönderdi. Göktürklerin Ergenekon'dan çıktıklarım bildirdi. Bütün iller, Türklerin Ergenekon'dan çıktığını öğrenip baş eğdiler. Büyük Türk Hakanı Börte-çine'ye saygı sunup ululadılar. 'Kore'den Karadeniz'e kadar bütün ülkeler, yeniden Türk buyruğuna girdi. Dört yüz yıl Ergenekon'da bekleyen Türkler, eskisi gibi, dünyanın en büyük milleti oldular.
İslâm Öncesi Dönemde Destan Metinleri
Destan: Edebiyat türü olarak ulusların en eski sözlü anlatım ürünleridir. Ulusları etkileyen olayları, yıkımları, savaşları ve göçleri konu alan manzum öykülerdir. Destanlar, çağdan çağa değişik hayal unsurlarıyla ve toplumsal ülkülerle süslenerek mitolojik yapılara dönüşürler. Bunu Türk destan metinlerinde de görebiliriz. Destanların mitolojik manzum öykü oldukları ile ilgili olarak Yunan şair Homeros'un İlyada ve Odyssiea adlı eserlerini örnek gösterebiliriz.
Destanlar işledikleri konular ve duygular bakımından epik şiir olarak değerlendirilirler.
Destan, bir anlatı (bir olayı hikâye etme) türü olduğu için, duygusal öğelere genellikle yer verilmez; önemli olan, olayı anlatmaktır.
Türk destanları, zamanında yazıya dönüştürülemediklerinden dolayı elimize bir bütünlük içinde ulaşamamıştır.
İki çeşit destan vardır: Doğal destan, yapma destan.
a) Doğal Destanlar: Çok eski devirlerde ulus vicdanında derin izler bırakan, bir tarih ya da toplum olayının yine o devirlerde ulusal bir ozan ya da çeşitli saz ozanları tarafından söylenen biçimidir.
b) Yapma Destanlar: Yeniçağlarda, herhangi bir tarih olayının bir ozan tarafından destan kurallarına uygun olarak yazılmış biçimidir. Bir Âşık Edebiyatı ürünü olan bu türdeki destan, nazım biçimi bakımından koşma gibidir. Nazım birimi dörtlüktür. Hece ölçüsünün 11 'li ya da 8'li kalıbıyla yazılır. Dörtlüklerin sayısı, anlatılan olayın uzunluğuna bağlıdır. Halk şiirinde en uzun nazım biçimi destandır. Kimi destanlarda dörtlük sayısı 100'ü geçer; destanlar bu özellikleriyle koşmalardan ayrılır.
Uyak düzeni şöyledir: baba-ccca-ddda-eeea...
TÜRK DESTANLARI
Türklerin eski dönemlere özgü birçok destanı olduğunu biliyoruz. Ancak Türk ulusunun yazıya geçirilmiş baştan sona bir bütün olan destanı yoktur. Türk destanları şunlardır:
1. Saka Türklerine Ait Destanlar
a) Alp Er Tunga Destanı: M.Ö. 7. yüzyılda yaşadığı sanılan Alp Er Tunga, Anadolu'nunönemli bir bölümünü de içine alan büyük bir Asya İmparatorluğu kurar. Destanda, Türk-İran savaşları ve Saka Türklerinin hükümdarı Alp Er Tunga'nın yaşamı anlatılır.
b) Şu Destanı (Efsanesi): Efsanenin kahramanı olan Şu'nun M.Ö. 4. yüzyılda yaşamış bir Saka hükümdarı olduğu sanılmaktadır. Efsane, Oğuz boylarının ve Türkmenlerin kaynağını anlattıktan sonra İskender'in Asya seferinde Türklerle savaşmayı göze alamadığını ve ordusunun, bir gece baskın yapan Türklere yenildiğini anlatır.
2. Hun Türklerine Ait Destanlar
a) Oğuz Kağan Destanı: Oğuz Türklerinin resmî devlet ve imparatorluk destanı, hatta efsaneleşmiş tarihi sayılır.
b) Siyenpi Destanı: Milâdın 2. yüzyılında dağılmaya başlayan Hun Devleti'nin yerini alanSiyenpi hanedanının oluşumuna ilişkin önemli kaynak sayılabilir.
3. Göktürklere Ait Destanlar
a) Bozkurt Destanı (Efsanesi): Destanda, bir baskın sonucu yok olan Türklerin yeniden türeyişi anlatılır. Bu baskından yaralı olarak kurtulan bir genci, Tanrı tarafından gönderilen bir dişi bozkurt (Gök Börü) iyileştirir. Böylece kuşağın yok olması önlenir.
b) Ergenekon Destanı: Göktürkler, bir savaşta hile yapan Çinlilere yenilmişlerdir. Türkler, hakanlarıyla birlikte kılıçtan geçirilir. Hakanın yeğenleri Kayan ile Nüküz, eşleriyle birlikte kaçarlar. Daha sonra Ergenekon dağına sığınırlar. Türkler burada yeniden çoğalırlar. Bu yer onlara dar gelince, demir dağı eriterek oradan çıkar ve düşmanlarından öçlerini alırlar.
4. Uygur Türklerine Ait Destanlar
a) Türeyiş Destanı: Eski bir Türk efsanesidir. Türk hakanı, insan soyunda görülemeyecek derecede güzel olan kızlarını insanlarla evlendirmeye kıyamaz. "Onlar, ancak tanrılara lâyıktır." diye düşünüp kızlarını, herkesten uzak tutmak için yüksek bir kuleye yerleştirir. Onlarla evlenmesi için Tanrı'ya yalvarır. Gök Tanrı, bir gökkurt biçimine bürünüp gelir ve kızlarla evlenir. Onlardan doğan nesiller, Dokuz Oğuz ve On Uygur boylarını oluşturur.
b) Göç Destanı (Efsanesi): Uygur ülkesine bereket ve mutluluk verdiğine inanılan KutluDağ'ın Çinliler tarafından parça parça sökülüp taşınması sonucunda uğur (tılsım) bozulur, ülkede kıtlık başlar. Yaşam çekilmez duruma gelir. Bunun üzerine Uygur Türkleri güneybatıya doğru göç ederler. Sonunda, Beş Balıg şehrinin bulunduğu yere gelirler ve orayı yeniden yurt edinirler.
**Not: Buradan sonrakiler destanlar İslamî Döneme aittir.
5. Karahanlılara Ait Destanlar
a) Satuk Buğra Han Destanı: Karahanlılar Döneminde ortaya çıkan bu destan İslâmî Türk destanlarının ilki sayılır. Bu destanda, hükümdarın yüce kişiliği, akınları, savaşları ve İslâmiyeti kabul edişi efsanevî bir biçimde anlatılmaktadır.
b) Manas Destanı: Aslında bir Kırgız destanı olarak ortaya çıkmıştır. Bu destan, Kırgız Türkleri arasında hâlâ yaşamaktadır. Derlenen 200 000 dizesiyle en büyük yazılı destanımızdır. Bu destanda, Müslüman Türklerle putperestlerin savaşımı ve Türk-Rus çekişmeleri anlatılmaktadır.
6. İslâmî Dönemdeki Diğer Destanlar
Cengiz Han Destanı, Battal Gazi Destanı, Danişment Gazi Destanı (Hikâyeleri), Dede Korkut Destanı (Hikâyeleri), Genç Osman Destanı, Köroğlu Destanı...
Destanlar işledikleri konular ve duygular bakımından epik şiir olarak değerlendirilirler.
Destan, bir anlatı (bir olayı hikâye etme) türü olduğu için, duygusal öğelere genellikle yer verilmez; önemli olan, olayı anlatmaktır.
Türk destanları, zamanında yazıya dönüştürülemediklerinden dolayı elimize bir bütünlük içinde ulaşamamıştır.
İki çeşit destan vardır: Doğal destan, yapma destan.
a) Doğal Destanlar: Çok eski devirlerde ulus vicdanında derin izler bırakan, bir tarih ya da toplum olayının yine o devirlerde ulusal bir ozan ya da çeşitli saz ozanları tarafından söylenen biçimidir.
b) Yapma Destanlar: Yeniçağlarda, herhangi bir tarih olayının bir ozan tarafından destan kurallarına uygun olarak yazılmış biçimidir. Bir Âşık Edebiyatı ürünü olan bu türdeki destan, nazım biçimi bakımından koşma gibidir. Nazım birimi dörtlüktür. Hece ölçüsünün 11 'li ya da 8'li kalıbıyla yazılır. Dörtlüklerin sayısı, anlatılan olayın uzunluğuna bağlıdır. Halk şiirinde en uzun nazım biçimi destandır. Kimi destanlarda dörtlük sayısı 100'ü geçer; destanlar bu özellikleriyle koşmalardan ayrılır.
Uyak düzeni şöyledir: baba-ccca-ddda-eeea...
TÜRK DESTANLARI
Türklerin eski dönemlere özgü birçok destanı olduğunu biliyoruz. Ancak Türk ulusunun yazıya geçirilmiş baştan sona bir bütün olan destanı yoktur. Türk destanları şunlardır:
1. Saka Türklerine Ait Destanlar
a) Alp Er Tunga Destanı: M.Ö. 7. yüzyılda yaşadığı sanılan Alp Er Tunga, Anadolu'nunönemli bir bölümünü de içine alan büyük bir Asya İmparatorluğu kurar. Destanda, Türk-İran savaşları ve Saka Türklerinin hükümdarı Alp Er Tunga'nın yaşamı anlatılır.
b) Şu Destanı (Efsanesi): Efsanenin kahramanı olan Şu'nun M.Ö. 4. yüzyılda yaşamış bir Saka hükümdarı olduğu sanılmaktadır. Efsane, Oğuz boylarının ve Türkmenlerin kaynağını anlattıktan sonra İskender'in Asya seferinde Türklerle savaşmayı göze alamadığını ve ordusunun, bir gece baskın yapan Türklere yenildiğini anlatır.
2. Hun Türklerine Ait Destanlar
a) Oğuz Kağan Destanı: Oğuz Türklerinin resmî devlet ve imparatorluk destanı, hatta efsaneleşmiş tarihi sayılır.
b) Siyenpi Destanı: Milâdın 2. yüzyılında dağılmaya başlayan Hun Devleti'nin yerini alanSiyenpi hanedanının oluşumuna ilişkin önemli kaynak sayılabilir.
3. Göktürklere Ait Destanlar
a) Bozkurt Destanı (Efsanesi): Destanda, bir baskın sonucu yok olan Türklerin yeniden türeyişi anlatılır. Bu baskından yaralı olarak kurtulan bir genci, Tanrı tarafından gönderilen bir dişi bozkurt (Gök Börü) iyileştirir. Böylece kuşağın yok olması önlenir.
b) Ergenekon Destanı: Göktürkler, bir savaşta hile yapan Çinlilere yenilmişlerdir. Türkler, hakanlarıyla birlikte kılıçtan geçirilir. Hakanın yeğenleri Kayan ile Nüküz, eşleriyle birlikte kaçarlar. Daha sonra Ergenekon dağına sığınırlar. Türkler burada yeniden çoğalırlar. Bu yer onlara dar gelince, demir dağı eriterek oradan çıkar ve düşmanlarından öçlerini alırlar.
4. Uygur Türklerine Ait Destanlar
a) Türeyiş Destanı: Eski bir Türk efsanesidir. Türk hakanı, insan soyunda görülemeyecek derecede güzel olan kızlarını insanlarla evlendirmeye kıyamaz. "Onlar, ancak tanrılara lâyıktır." diye düşünüp kızlarını, herkesten uzak tutmak için yüksek bir kuleye yerleştirir. Onlarla evlenmesi için Tanrı'ya yalvarır. Gök Tanrı, bir gökkurt biçimine bürünüp gelir ve kızlarla evlenir. Onlardan doğan nesiller, Dokuz Oğuz ve On Uygur boylarını oluşturur.
b) Göç Destanı (Efsanesi): Uygur ülkesine bereket ve mutluluk verdiğine inanılan KutluDağ'ın Çinliler tarafından parça parça sökülüp taşınması sonucunda uğur (tılsım) bozulur, ülkede kıtlık başlar. Yaşam çekilmez duruma gelir. Bunun üzerine Uygur Türkleri güneybatıya doğru göç ederler. Sonunda, Beş Balıg şehrinin bulunduğu yere gelirler ve orayı yeniden yurt edinirler.
**Not: Buradan sonrakiler destanlar İslamî Döneme aittir.
5. Karahanlılara Ait Destanlar
a) Satuk Buğra Han Destanı: Karahanlılar Döneminde ortaya çıkan bu destan İslâmî Türk destanlarının ilki sayılır. Bu destanda, hükümdarın yüce kişiliği, akınları, savaşları ve İslâmiyeti kabul edişi efsanevî bir biçimde anlatılmaktadır.
b) Manas Destanı: Aslında bir Kırgız destanı olarak ortaya çıkmıştır. Bu destan, Kırgız Türkleri arasında hâlâ yaşamaktadır. Derlenen 200 000 dizesiyle en büyük yazılı destanımızdır. Bu destanda, Müslüman Türklerle putperestlerin savaşımı ve Türk-Rus çekişmeleri anlatılmaktadır.
6. İslâmî Dönemdeki Diğer Destanlar
Cengiz Han Destanı, Battal Gazi Destanı, Danişment Gazi Destanı (Hikâyeleri), Dede Korkut Destanı (Hikâyeleri), Genç Osman Destanı, Köroğlu Destanı...
Göç Destanı (Uygurlar)
Eski Hun hükümdarlarından birinin, çok güzel iki kızı vardı. Bu kızlar o kadar güzeldi ki, ancak ilâhlarla evlenmek için yaratıldıklarına inanılıyordu. Kızların babası olan Hun hükümdarı da böyle düşündü. Kızlarını insanlardan uzak tutmak için, ülkesinin kuzey taraflarında yüksek bir kule yaptırdı. Kızlarını bu kuleye bıraktı. Hükümdarın, kızları ile evlenmesi için yakarışlarla çağırdığı Tanrı, nihayet bir Bozkurt şeklinde geldi. Bozkurt, bu kızlarla evlendi. Bu evlenmeden, 9 tane Oğuz ve 10 tane Uygur doğdu. Dokuz Oğuzlar ile On Uygurların (Onogur) çocukları, birer bozkurt sesi ve bozkurt ruhu taşıyarak çoğaldılar.
Uygur ilinde, Hulin adında bir dağ vardı. Bu dağdan, Tuğla ve Selenge adında iki ırmak çıkardı. Bir gece, bu iki ırmak arasındaki bir ağacın üzerine, gökten mavi bir ışık indi. İki ırmak arasında yaşayan halk, bunu dikkatle takip etti. Kutsal ışık, ağacın gövdesinde aylarca durdu. Ağacın gövdesi gittikçe kabardı. Güzel musiki sesleri gelmeye, geceleri, otuz adım çevresine ışık saçmaya başladı. Bir gün ağacın gövdesi yarıldı. İçinden beş çocuk çıktı. Bunlar, ışıktan doğmuş, kutsal çocuklardı. Herkes bu çocuklara büyük saygı gösterdi. Çocukların isimleri, sırayla Mungur Tekin, Kutur Tekin, Türek Tekin, Ur Tekin ve Bögü Tekin idi. Çocukların Tanrı tarafından gönderildiğine inanan Türkler, bunlardan birini, hükümdar yapmak istediler.
Bögü Tekin, güzellik, zekâ ve ehliyetçe Ötekilerden üstün olduğu için, onu oy birliğiyle hakan seçtiler. Büyük tören yaparak tahta oturttular.
Aradan uzun zamanlar geçti. Bir gün, Uygur tahtına yeni bir hakan oturdu. Bu hakan, Çinlilerle yapılan sürekli savaşlara bir son vermek için, oğlu Galı Tekin'e "Kiyu-Liyen" adındaki Çin prensesini almayı düşündü. Bu prenses, sarayını Hatun Dağı'nda kurdu. O çevrede, "Tanrı Dağı" adında başka bir ve onun güneyinde de "Kutlu Dağ" adını taşıyan büyük bir kaya vardı. Çin elçileri, bakıcılarla beraber geldiler. Bakıcılar dedüer ki: "Hatun Dağı'nın bahtiyarlığı, bu kayaya bağlıdır. Türk Devleti'ni güçsüz kılmak için, bu kayayı yok etmeli!" Bunun üzerine Çinliler, prenseslerine karşılık, bu kayayı istediler. Yeni Türk hakanı, yurt içindeki bu taş parçasının Çinlilerle verilmesinde bir sakınca görmedi. Halbuki bu kaya, kutsal bir taştı. Türk ülkesinin esenliği, bu tılsımlı taşın, Türk bütünlüğünün ve birliğinin timsâli olan bu kayanın, yurtta kalmasına Kaya giderse, Türk illerinden bahtiyarlık giderdi. Çinli prensesin tesirinden kurtulamayan ve millî duyguları azalan hakan, milletinin bu inanışına değer vermedi. Kutsal taş, kolayca götürülemeyecek derecede büyüktü. Onun için Çinliler, kayanın çevresine odundan tepeler yaptılar. Odunlara ateş verdiler. Taşı iyice kızdırdıktan sonra, üzerine keskin sirke dökerek parçaladılar. Parçaları arabalarına koydular. Birer birer Çin'e taşıdılar. Bu başarı, bütün Çin'i sevindirdi. Çünkü Türklerin kutsal taşı ele geçirilmişti.
Olay, büyük yankılar yaptı. Türk vatanındaki kuşlar, hayvanlar ve bitkiler, kendi dilleriyle, bu kayanın gidişine ağladılar. Bundan yedi gün sonra da hakan öldü. Türk ülkeleri üzerinden felâket yeli geçti. Türk milletinde rahatsızlık, huzursuzluk, bereketsizlik başladı. Türk hakanları, tahta oturduktan bir müddet sonra ölmeye başladılar.Nihayet Bögü Kağan'ın çocuklarından biri Türk tahtına çıktı. Onun zamanında Türk illerinde ehlî ve vahşî bütün hayvanlar, yırtıcı ve uysal bütün kuşlar, hattâ konuşmasını bilmeyen küçük çocuklar: "Göç, göç!" diye bağırmaya başladılar. Uygur Türkleri, Tanrı'dan gelen bu işaret üzerine, yurtlarını bırakıp gittiler. Nerede durmak isterlerse, göç etmeyi buyuran aynı kutsal sesi duydular. Sonunda Beşbalık şehrinin bulunduğu ülkeye vardılar. Burada göç emreden sesler kesildi. Bu illerde durdular. Beşbalık şehrini kurdular. Yeniden, güçlü bir Türk devleti doğdu ve Büyük Türk Hâkanlığı'nın şanlı geleneklerini devam ettirdi.
Uygur ilinde, Hulin adında bir dağ vardı. Bu dağdan, Tuğla ve Selenge adında iki ırmak çıkardı. Bir gece, bu iki ırmak arasındaki bir ağacın üzerine, gökten mavi bir ışık indi. İki ırmak arasında yaşayan halk, bunu dikkatle takip etti. Kutsal ışık, ağacın gövdesinde aylarca durdu. Ağacın gövdesi gittikçe kabardı. Güzel musiki sesleri gelmeye, geceleri, otuz adım çevresine ışık saçmaya başladı. Bir gün ağacın gövdesi yarıldı. İçinden beş çocuk çıktı. Bunlar, ışıktan doğmuş, kutsal çocuklardı. Herkes bu çocuklara büyük saygı gösterdi. Çocukların isimleri, sırayla Mungur Tekin, Kutur Tekin, Türek Tekin, Ur Tekin ve Bögü Tekin idi. Çocukların Tanrı tarafından gönderildiğine inanan Türkler, bunlardan birini, hükümdar yapmak istediler.
Bögü Tekin, güzellik, zekâ ve ehliyetçe Ötekilerden üstün olduğu için, onu oy birliğiyle hakan seçtiler. Büyük tören yaparak tahta oturttular.
Aradan uzun zamanlar geçti. Bir gün, Uygur tahtına yeni bir hakan oturdu. Bu hakan, Çinlilerle yapılan sürekli savaşlara bir son vermek için, oğlu Galı Tekin'e "Kiyu-Liyen" adındaki Çin prensesini almayı düşündü. Bu prenses, sarayını Hatun Dağı'nda kurdu. O çevrede, "Tanrı Dağı" adında başka bir ve onun güneyinde de "Kutlu Dağ" adını taşıyan büyük bir kaya vardı. Çin elçileri, bakıcılarla beraber geldiler. Bakıcılar dedüer ki: "Hatun Dağı'nın bahtiyarlığı, bu kayaya bağlıdır. Türk Devleti'ni güçsüz kılmak için, bu kayayı yok etmeli!" Bunun üzerine Çinliler, prenseslerine karşılık, bu kayayı istediler. Yeni Türk hakanı, yurt içindeki bu taş parçasının Çinlilerle verilmesinde bir sakınca görmedi. Halbuki bu kaya, kutsal bir taştı. Türk ülkesinin esenliği, bu tılsımlı taşın, Türk bütünlüğünün ve birliğinin timsâli olan bu kayanın, yurtta kalmasına Kaya giderse, Türk illerinden bahtiyarlık giderdi. Çinli prensesin tesirinden kurtulamayan ve millî duyguları azalan hakan, milletinin bu inanışına değer vermedi. Kutsal taş, kolayca götürülemeyecek derecede büyüktü. Onun için Çinliler, kayanın çevresine odundan tepeler yaptılar. Odunlara ateş verdiler. Taşı iyice kızdırdıktan sonra, üzerine keskin sirke dökerek parçaladılar. Parçaları arabalarına koydular. Birer birer Çin'e taşıdılar. Bu başarı, bütün Çin'i sevindirdi. Çünkü Türklerin kutsal taşı ele geçirilmişti.
Olay, büyük yankılar yaptı. Türk vatanındaki kuşlar, hayvanlar ve bitkiler, kendi dilleriyle, bu kayanın gidişine ağladılar. Bundan yedi gün sonra da hakan öldü. Türk ülkeleri üzerinden felâket yeli geçti. Türk milletinde rahatsızlık, huzursuzluk, bereketsizlik başladı. Türk hakanları, tahta oturduktan bir müddet sonra ölmeye başladılar.Nihayet Bögü Kağan'ın çocuklarından biri Türk tahtına çıktı. Onun zamanında Türk illerinde ehlî ve vahşî bütün hayvanlar, yırtıcı ve uysal bütün kuşlar, hattâ konuşmasını bilmeyen küçük çocuklar: "Göç, göç!" diye bağırmaya başladılar. Uygur Türkleri, Tanrı'dan gelen bu işaret üzerine, yurtlarını bırakıp gittiler. Nerede durmak isterlerse, göç etmeyi buyuran aynı kutsal sesi duydular. Sonunda Beşbalık şehrinin bulunduğu ülkeye vardılar. Burada göç emreden sesler kesildi. Bu illerde durdular. Beşbalık şehrini kurdular. Yeniden, güçlü bir Türk devleti doğdu ve Büyük Türk Hâkanlığı'nın şanlı geleneklerini devam ettirdi.
Alp-Er Tunga Destanı*
İran padişahı "Minûçehr"in ölümünü haber alan Turan padişahı Peşeng, İran aleyhine savaş açmak için Türk ulularını topladı:"İranlılar'ın bize yaptıklarını biliyorsunuz. Türkün öç alma zamanı gelmiştir" dedi.Oğlu "Alp Er Tonga"nın içinde öç duygularıyla kaynadı. Babasına:"Ben arslanlarla çarpışabilecek kişiyim. İran'dan öç almalıyım" dedi.Boyu servi gibi,göğsü ve kolları arslan gibi idi.Fil kadar güçlü idi.Dili yırtıcı kılıç gibi idi.
Savaş hazırlıkları yapılırken Türk padişahının öteki oğlu "Alp Arız" saraya gelip babasına:"Baba! Sen Türkler'in en büyüğüsün.Minûçer öldü ama İran ordusunun büyük kahramanları var.İsyan etmeyelim.Edersek ülkemiz yıkılıp gider" dedi.Peşeng, oğluna şöyle cevap verdi:"Alp Er Tonga avda arslan, savaşta savaş filidir.Bahadır bir timsahtır.Atalarının öcünü almalıdır. Sen onunla birlik ol. Ovalarda otlar yeşerince ordunuzu "Amul"a yürütün.İran'ı atlarınıza çiğnetin.Suları kana boyayın."
Baharda Türk ordusu alp Er Tonga'nın buyruğunda İran üzerine yürüdü.Dehistan'a geldi.İki ordu karşılaştı. Türk kahramanlarından Barman İranlılar'a doğru ilerleyip er diledi.İran kumandanı ordusuna baktı.Gençlerden kimse kıyışamadı.Yalnız kumandanın kardeşi Kubâd atıldı.Fakat yaşlıydı.Kardeşi ona dedi ki:"Barman genç,arslan yürekli bir atlıdır.
Boyu güneşe kadar uzanmıştır.Sen yaşlısın. Kan, ak saçlarını kızartırsa yiğitlerimiz ürker".Fakat Kubâd dinlemedi: "İnsan av, ölüm onun avcısıdır" diyerek savaşa çıktı.Barman ona:"Başını bana veriyorsun. Biraz daha bekleseydin daha iyiydi.Çünkü zaten senin hayatına kasdetmiştir" dedi.Kubâd: "Ben zâten dünyadan payımı almış bulunuyorum" diye karşılık vererek atını saldırdı.Sabahtan akşama kadar uğraştılar.Sonunda Barman kargı ile Kubâd'ı devirerek zaferle Alp Er Tonga'nın yanına döndü. Bunu görünce İran ordusu ilerledi.İki ordu birbirine girdi.Cihanın görmediği bir savaş oldu.Alp Er Tonga üstün geldi.İranlılar dikiş tutturamayıp dağıldılar.İran padişahı iki oğlunu memlekete göndererek kadınları Zâve dağına yollattı.
Türk ve İran orduları iki gün dinlendikten sonra üçüncü gün Alp Er Tonga yeniden saldırdı.İran büyükleri ölü ve yaralı olarak savaş alanını doldurdular. Geceleyin İranlılar bozuldu.Bunu görünce İran padişahı ve başkumandanı Dehistan kalesine sığındılar.Alp Er Tonga kaleyi kuşattı.İran padişahı kaleyi bırakıp giderken ardına düşen Alp Er Tonga onu tutsak etti.
İran'a tâbi Kâbil ülkesinin pâdişahı olan kahraman Zâl İranlıların yardımına geldi. Büyük savaşlar yaparak Türk ordularını bozdu.Bundan öfkelenen Alp Er Tonga,tutsak bulunan İran pâdişahını kılıçla öldürdü.Öteki tutsakları da öldürecekti.Fakat kardeşi Alp Arız onu vazgeçirdi.Tutsakları 'Sarı'ya göndererek hapsettirdi.Kendisi de Dehistan'da 'Rey'e gelerek İran tacını giydi.İran ülkesinde padişah oldu. Fakat Sarı'daki tutsakların kaçmasına sebep olduğu için kardeşi Alp Arız'ı öldürdü.
İran tahtına Zev geçtiği zaman iki ordu yine karşı karşıya gelip beş ay vuruştular. Ortalıkta kıtlık oldu. Sonunda insanlık bitmesin diye barış yaptılar. İran'ın şimal ülkeleri Turan'ın oldu.
Fakat Zev ölünce Alp Er Tonga yine İran'a saldırdı.Kardeşi Alp Arız'ı öldürdüğü için babası kendisine dargındı.Fakat yeni İran padişahı da ölüp İran tahtı yine boş kalınca Turan padişahı Peşeng,oğlu Alp Er Tonga'ya yine haber yolladı.
Ceyhun'u geçerek İran tahtına oturmasını bildirdi.İranlılar Türk ordusunun geleceğini duyunca korkup Zâl'e başvurdular Zâl artık kocadığını söyleyerek oğlu Rüstem'i yolladı.İki ordunun öncüleri arasındaki çarpışmada Rüstem Türkler'i yenerek Keykubâd'ı İran tahtına çıkardı.
Asıl orduların çarpışmasında ise Rüstem,Alp Er Tonga ile karşı karşıya geldi.Alp Er Tunga'yı yenecekken Türk bahadırları onu kurtardılar.Rüstem bir hamlede 1160 Türk kahramanı öldürdüğü için Türkler yenildiler. Ceyhun'u geçtiler.Alp Er Tonga babasının yanına döndü. Babasını barışa kandırdılar.Barış yaptılar.
İran tahtına Keykâvus geçtikten sonra Araplar isyân ettiler.Fakat galip gelen Keykâvus bir ziyafette sarhoş edilerek bağlandı. Bu haber İran'ı karmakarışık etti.Alp Er Tonga büyük bir orduyla Araplar'ın üzerine atılarak onları yendi.Türk ordusu İran'a yayılarak herkesi tutsak etmeye başladı. İranlılar yine Zâl'den yardım istediler.Zâl,Araplarda tutsak olan Keykâvus'u kurtarıp onların ordularını da kendi ordusuna kattıktan sonra Türkler'e yöneldi. Kanlı bir savaşta Turanlıların yarısı öldü. Alp Er Tonga yenilerek kaçtı.
Bir gün İran'ın yedi ünlü pehlivanı Rüstem'e Turan'a giderek Alp Er Tonga'nın avlağında avlanmayı teklif ettiler.Sirahs civarındaki bu avlağa gidip yedi gün kaldılar.Alp Er Tonga bunu duyunca ordusuyla geldi.Teke tek dövüşlerde Türk pehlivanları İranlılar'dan üstün geldilerse de işe Rüstem karışınca yedi pehlivan ile birlikte Türk ordusunu dağıttı. Hatta az kalsın Alp Er Tonga da tutsak oluyordu.
Keykâvus İran'da eğlenceler, aşk oyunları ile uğraşırken Alp Er Tonga Türk atlılarıyla ilerledi.Bu haber Keykâvus'a geldi. Oğlu Siyâvuş ile Rüstem'i Türkler'e karşı yolladı. Türk öncülerini yenerek Belh kalesini aldılar.Bu sırada kötü bir rüya görüp bunu tabir ettiren Alp Er Tonga, beğlerin fikrini de alarak İranlılar'la barış yaptı. Onlara rehineler verdi.
Buhara, Semerkand ve Çaç şehirlerini bırakıp "Gang" şehrine çekildi.Fakat bu barışı istemeyen Keykavus, Rüstem'e ve Siyâvuş'a kızıp kötü muamele ettiğinden Rüstem kendi ülkesine çekildi. Siyâvuş da Alp Er Tonga'ya sığındı. Türkler'in payıtahtı olan Gang şehrine kadar büyük saygı görerek geldi. Kendini çok sevdirdi. Hatta Türk kahramanlarından 'Piran'ın kızı ile ve biraz sonra da Alp Er Tonga'nın büyük kızı olan güzel 'Ferengis' ile evlendi. Pîran'ın kızından bir oğlu oldu. Adını Keyhusrev koydular.
Bir müddet sonra, Siyâvuş'u çekemeyenler Alp Er Tonga'ya aleyhinde sözler söylenerek aralarını açtılar. Siyâvuş öldürüldü. Bunun üzerine Rüstem yine ortaya çıktı. İlk çarpışmada Alp Er Tonga'nın oğlu 'Sarka'yı öldürdüler. Alp Er Tonga bunun öcünü almak için bizzat yürüdü. Fakat savaşı İranlılar kazanarak onu Çin denizine kadar kaçırdılar.Rüstem Turanlıları nerde bulduysa öldürüp altı yıl Turan'da kaldıktan sonra çekilip yurduna geldi.
Alp Er Tonga Turan'ın yakıldığını, Türkler'in öldürüldüğünü görünce kan ağladı.Öç almaya and içti.Ordu toplayarak İran'a girdi. Ekinleri yaktı. İran'a hakim oldu. Kıtlık çıkararak İranlılar yedi yıl açlıktan kırıldılar. Bunun önüne geçip İran'ı kurtarmak için Keyhusrev'e tahtı bıraktı. Keyhusrev, Alp Er Tonga'dan öç almak için ordusunu hazırladı.
Fakat bu ordu daha Alp Er Tonga ile karşılaşmadan bozuldu. Keyhusrev yine ordu yolladı. Türkler'den Bazur adında birisi büyü yaparak dağlara kar yağdırdı. İranlılar'ın elleri tutmaz oldu. Böylelikle İran ordusunu doğradılar. İranlılar yine Rüstem'i yolladılar. Harikulade savaşlardan sonra Rüstem Türk ordusunu bozup Türk ordusunda bulunan Çin hakanını da tutsak etti.
Alp Er Tonga bu haberi alınca pek üzüldü. Uluları toplayıp danıştı.Bunlar: "Ne yapalım! Çin, Saklap orduları bozulduysa, Turan ordusuna bir şey olmadı. Anamız bizi ölmek için doğurdu" dediler. Alp Er Tonga hazırlığa başladı. Oğlu 'Şide' onun maneviyatını yükseltti. Bu savaşa Turan ordusu tarafından, Çin dağlarında oturan "Püladvend" adında bir Çinli de ordusuyla iştirak etti. İran pehlivanlarını yendiyse de sonunda Rüstem'e yenildi. Bunun üzerine Turan ve İran orduları çarpıştı.
İranlılar kazandı. Alp Er Tonga kaçtı. Bundan sonra Keyhusrev dünyanın üçte ikisine hakim oldu. Bir gün sarayında şarap içerken Turan, sınırından İranlılar gelip Turanlılar'ın kendilerine zarar verdiğini söylediler. Keyhusrev bu işi halletmek için İran kahramanlarından 'Bijen' i gönderdi. Bijen sınırda ve Turan tarafındaki bir ormanda, yanındaki güzel kızlarla eğlenen 'Menîje'yi gördü. Menîje, Alp Er Tonga'nın kızıydı. Birbirlerini sevdiler. Menîje onu Turan'a, sarayına götürdü. Alp Er Tunga bunu duyunca çok öfkelendi. Bijen'i kuyuya hapsetti. Kızını da kovdu. İran padişahı genç kumandanının gelmediğini görünce yine Rüstem'i yolladı.
Rüstem tüccar kılığında Türk pâyitahtına kadar gitti. Bijen'i kurtardığı gibi Alp Er Tonga'nın da sarayını basarak onu kaçırdı,Menîje'yi İran'a gönderdi. Alp Er Tonga ise yeniden ordu yığarak yürüdü.İran ordusunun arkasında 'Bîsütun' dağı vardı.Yine Rüstem'in sayesinde İranlılar bu savaşı kazandılar. Alp Er Tonga, Karluk'a kadar kaçtı. Beğlerine dedi ki: "Ben dünyaya buyruğumu geçiriyordum. Minûçehr zamanında bile İran Turan'a denk olamamıştı. Minûçehr zamanında bile İran Turan'a denk olamamıştı.
Fakat bugün İranlılar hayatımı sarayımda bile tehdit ediyorlar. İyi bir öç almayı düşünüyorum. Bin kere bin bir Türk ve Çin ordusuyla yürüyelim" Toplanmaya başladılar. Fakat bizzat Alp Er Tonga'nın iştirak etmediği ilk savaşı İranlılar kazandılar. İran padişahı Asıl Alp Er Tonga'yı yok etmek istiyordu. Yeniden her yandan ordular toplayarak ilerledi.
Alp Er Tonga bin kere bin ordusunun üçte ikisini toplamıştı. 'Beykend' şehrinde oturuyordu. Karargâhında pars derisinden çadırlar vardı. Kendisi altınlı ve mücevherli bir taht üzerinde idi. Karargâhın önünde birçok kahramanların bayrakları dikili idi.
İleriye gönderdiği ordunun bozulduğunu duyunca başı döndü. Öç almadan dönmemeye and içti. Oğlu 'Kara Han' a ordusunun yarısını vererek Buhâra'ya gönderdi. Oğullarından Şide (ki asıl adı Peşeng idi), Cehen, Afrâsiyab, Girdegîr ve oğlu İlâ'nın oğlu Güheylâ bu orduda idiler. Çigil, Taraz, Oğuz, Karluk ve Türkmenler çerisini teşkil ediyordu. İki ordu karşılaşınca ilk önce İran padişahı Keyhusrev'le Alp Er Tonga'nın oğlu Şide teke tek dövüştüler. Şide öldü. Alp Er Tonga duyunca saçlarını yoldu. Ertesi gün iki ordu akşama kadar savaşıp ayrıldılar.
Daha ertesi gün yine çarpışıldı. Alp Er Tonga kükremiş gibi saldırıyordu. İran'ın büyük pehlivanlarından birkaçını öldürdü. Keyhusrev'le Alp Er Tonga karşı karşıya geldiler. Fakat Turan pehlivanları onun İran padişahıyla dövüşmesini istemeyerek atının dizgininden tutup geri götürdüler. O gece Alp Er Tonga ordusunu alıp Ceyhun'un ötesine geçti.
Kara Han'ın ordusuyla birleşip Buhara'ya geldi. Biraz dinlendiler. Sonra pâyıtahtı olan Gang'a geldi. Bu şehir cennet gibiydi. Toprağı mis,tuğlaları altındı. Her yerden ordular çağırdı. Bu sırada casusları Keyhusrev Ceyhun'u geçti diye bildirdiler. Keyhusrev ilk önce Suğd'a geldi. Bir ay kalıp itaate aldı. Yine ilerledi. Türkler İranlılar'a su vermiyorlar, ordunun arkasında yalnız kalmış İranlı bulurlarsa öldürüyorlardı. Keyhusrev de önüne çıkan saray, kale, erkek, kadın en bulursa yok ediyordu.
İki ordu 'Gülzâriyun' ırmağı kıyısında karşılaştılar. Birbirine girdiler. Alp Er Tonga'nın ordusundan Keyhüsrev'e korku gelmişti. Ordunun arkasına çekilip Tanrıya yalvardı. Derhal fırtına kopup tozları Turan ordusuna doğru atmaya başladı. Türkler bozuldular. Fakat Alp Er Tonga kaçmak isteyenleri öldürerek ordusunu durdurdu. Dönüp iyen savaştılar. Gece çökünce iki ordu ayrıldı.
Alp Er Tonga ertesi günü yine çarpışacaktı. Fakat kendisine gelen haberci oğlu Kara Han'ın ordusundan yalnız Kara Han'ın sağ kaldığını bildirdi.Bunun üzerine ağırlıklarını bile toplamadan hızla ordusu ile çöle atıldı.
Rüstem'i vurmak istiyordu. Keyhusrev bunu Rüstem'e bildirdiği gibi kendisi de onun ardına düştü. Alp Er Tonga, Gang'a gelip Rüstem'e baskın yapmak istediyse de onun tetikte olduğunu görerek vazgeçti. Şehre girdi.
Bu kalabalık şehrin kalesi o kadar yüksekti ki üstünden kartal bile uçamazdı. İçinde yiyecek boldu. Her köşesinde kaynaklar, havuzlar vardı. Havuzlar bir ok atımı boyunda ve eninde idi.Güzel bahçeleri, saraylarıyla bir cennetti. Alp Er Tonga ordusuyla Gang'a kapandı. Çin padişahına da mektup yazıp yardım diledi. Keyhusrev de ordusuyla gelerek Rüstem'le birleşti.
Kalenin çevresine hendekler kazdırdı. Odunlar yığıp katranla ateş verdiler. Duvarlar yıkıldı. Şehire hücumla girdiler.Herkesi öldürdüler. Alp Er Tonga sarayının altındaki gizli yoldan 200 beği ile kaçarak kurtuldu. Çin padişahının yanına gitti. Çin hakanı büyük bir ordu hazırlamıştı. Bunu duyan Türkler her taraftan Alp Er Tonga'nın yanına gidiyorlardı.
Keyhusrev Gang'a, bir kumandan bırakıp Alp Er Tonga'nın üzerine yürüdü. Karşılaştılar. Alp Er Tonga ona bir mektup yazarak insanlardan uzak ve kendisinin beğeneceği bir yerde teketek dövüşmeği teklif etti.
Keyhusrev kabul etmedi. O gün iki ordu akşama kadar çarpıştı. Gece olunca Keyhusrev ordusunun önüne hendekler kazdırdı. Bir kısım kuvvetlerini Türk ordusunun gerisine gönderdi.
Türkler gece baskını yapıp hendeğe düştüler. Arkalarındaki kuvvetler de pusudan çıktı. Türk ordusunu yendiler. Alp Er Tonga kalan çerisiyle çöle çekildi. Keyhusrev Gang'a döndü.Çin padişahı da Keyhusrev'den korkarak ona elçi gönderdi.
Keyhusrev, Alp Er Tonga'yı bir daha yanına almamak şartı ile onunla barıştı. Alp Er Tonga bunu işitince perişan bir halde çöle çekildi. Zere denizine geldi. Bu, ucu bucağı olmayan bir denizdi. Orada bir gemici vardı: "Ey padişah! Bu derin denizi geçemezsin. 78 yaşındayım. Bunu, bir geminin geçtiğini görmedim" dedi.
Alp Er Tonga, "Tutsak olmaktansa ölmek yeğdir." diye cevap verdi. Bir gemi yüzdürttü. Binip yelken açtılar. "Gangıdız" şehrine vardılar. Alp Er Tonga orada "Geçmişi düşünmeyelim.Talih yine buna döner.", diyerek yatıp uyudu.
Keyhusrev, Alp Er Tonga'nın suyu geçtiğini haber aldı. Hazırlıklar yaparak birtakım ülkeleri aldıktan sonra Zere denizinin kıyısına geldi. Yedi ayda denizi geçtiler. Gangidiz'i aldı. Bulduklarını kestilerse de Alp Er Tonga gizlice kaçtı.
Keyhusrev buradan Turan'ın payıtahtı oldu. Gang'a geldi. Alp Er Tonga'yı soruşturdu. Kimse bilmiyordu. Halbuki bu sıralarda o yiyeceksiz, içeceksiz dolaşıyordu. Kayalık bir dağın tepesindeki bir mağarayı kendine ev yapmıştı.
Bu mağarada insanlardan uzak yaşayan 'Hûm' adında biri vardı. Bir gün mağarada bir ses işitti. Alp Er Tonga kendi kendine tâliine yanıyordu. Bu sözlerin Türkçe olmasından yabancının kim olduğunu anlayan Hûm ona hücum ederek tutsak etti. Fakat o yine kaçarak suya atıldı. Keyhusrev bu işi duydu. Hile ile Alp Er Tonga'yı sudan çıkararak öldürdüler.
Savaş hazırlıkları yapılırken Türk padişahının öteki oğlu "Alp Arız" saraya gelip babasına:"Baba! Sen Türkler'in en büyüğüsün.Minûçer öldü ama İran ordusunun büyük kahramanları var.İsyan etmeyelim.Edersek ülkemiz yıkılıp gider" dedi.Peşeng, oğluna şöyle cevap verdi:"Alp Er Tonga avda arslan, savaşta savaş filidir.Bahadır bir timsahtır.Atalarının öcünü almalıdır. Sen onunla birlik ol. Ovalarda otlar yeşerince ordunuzu "Amul"a yürütün.İran'ı atlarınıza çiğnetin.Suları kana boyayın."
Baharda Türk ordusu alp Er Tonga'nın buyruğunda İran üzerine yürüdü.Dehistan'a geldi.İki ordu karşılaştı. Türk kahramanlarından Barman İranlılar'a doğru ilerleyip er diledi.İran kumandanı ordusuna baktı.Gençlerden kimse kıyışamadı.Yalnız kumandanın kardeşi Kubâd atıldı.Fakat yaşlıydı.Kardeşi ona dedi ki:"Barman genç,arslan yürekli bir atlıdır.
Boyu güneşe kadar uzanmıştır.Sen yaşlısın. Kan, ak saçlarını kızartırsa yiğitlerimiz ürker".Fakat Kubâd dinlemedi: "İnsan av, ölüm onun avcısıdır" diyerek savaşa çıktı.Barman ona:"Başını bana veriyorsun. Biraz daha bekleseydin daha iyiydi.Çünkü zaten senin hayatına kasdetmiştir" dedi.Kubâd: "Ben zâten dünyadan payımı almış bulunuyorum" diye karşılık vererek atını saldırdı.Sabahtan akşama kadar uğraştılar.Sonunda Barman kargı ile Kubâd'ı devirerek zaferle Alp Er Tonga'nın yanına döndü. Bunu görünce İran ordusu ilerledi.İki ordu birbirine girdi.Cihanın görmediği bir savaş oldu.Alp Er Tonga üstün geldi.İranlılar dikiş tutturamayıp dağıldılar.İran padişahı iki oğlunu memlekete göndererek kadınları Zâve dağına yollattı.
Türk ve İran orduları iki gün dinlendikten sonra üçüncü gün Alp Er Tonga yeniden saldırdı.İran büyükleri ölü ve yaralı olarak savaş alanını doldurdular. Geceleyin İranlılar bozuldu.Bunu görünce İran padişahı ve başkumandanı Dehistan kalesine sığındılar.Alp Er Tonga kaleyi kuşattı.İran padişahı kaleyi bırakıp giderken ardına düşen Alp Er Tonga onu tutsak etti.
İran'a tâbi Kâbil ülkesinin pâdişahı olan kahraman Zâl İranlıların yardımına geldi. Büyük savaşlar yaparak Türk ordularını bozdu.Bundan öfkelenen Alp Er Tonga,tutsak bulunan İran pâdişahını kılıçla öldürdü.Öteki tutsakları da öldürecekti.Fakat kardeşi Alp Arız onu vazgeçirdi.Tutsakları 'Sarı'ya göndererek hapsettirdi.Kendisi de Dehistan'da 'Rey'e gelerek İran tacını giydi.İran ülkesinde padişah oldu. Fakat Sarı'daki tutsakların kaçmasına sebep olduğu için kardeşi Alp Arız'ı öldürdü.
İran tahtına Zev geçtiği zaman iki ordu yine karşı karşıya gelip beş ay vuruştular. Ortalıkta kıtlık oldu. Sonunda insanlık bitmesin diye barış yaptılar. İran'ın şimal ülkeleri Turan'ın oldu.
Fakat Zev ölünce Alp Er Tonga yine İran'a saldırdı.Kardeşi Alp Arız'ı öldürdüğü için babası kendisine dargındı.Fakat yeni İran padişahı da ölüp İran tahtı yine boş kalınca Turan padişahı Peşeng,oğlu Alp Er Tonga'ya yine haber yolladı.
Ceyhun'u geçerek İran tahtına oturmasını bildirdi.İranlılar Türk ordusunun geleceğini duyunca korkup Zâl'e başvurdular Zâl artık kocadığını söyleyerek oğlu Rüstem'i yolladı.İki ordunun öncüleri arasındaki çarpışmada Rüstem Türkler'i yenerek Keykubâd'ı İran tahtına çıkardı.
Asıl orduların çarpışmasında ise Rüstem,Alp Er Tonga ile karşı karşıya geldi.Alp Er Tunga'yı yenecekken Türk bahadırları onu kurtardılar.Rüstem bir hamlede 1160 Türk kahramanı öldürdüğü için Türkler yenildiler. Ceyhun'u geçtiler.Alp Er Tonga babasının yanına döndü. Babasını barışa kandırdılar.Barış yaptılar.
İran tahtına Keykâvus geçtikten sonra Araplar isyân ettiler.Fakat galip gelen Keykâvus bir ziyafette sarhoş edilerek bağlandı. Bu haber İran'ı karmakarışık etti.Alp Er Tonga büyük bir orduyla Araplar'ın üzerine atılarak onları yendi.Türk ordusu İran'a yayılarak herkesi tutsak etmeye başladı. İranlılar yine Zâl'den yardım istediler.Zâl,Araplarda tutsak olan Keykâvus'u kurtarıp onların ordularını da kendi ordusuna kattıktan sonra Türkler'e yöneldi. Kanlı bir savaşta Turanlıların yarısı öldü. Alp Er Tonga yenilerek kaçtı.
Bir gün İran'ın yedi ünlü pehlivanı Rüstem'e Turan'a giderek Alp Er Tonga'nın avlağında avlanmayı teklif ettiler.Sirahs civarındaki bu avlağa gidip yedi gün kaldılar.Alp Er Tonga bunu duyunca ordusuyla geldi.Teke tek dövüşlerde Türk pehlivanları İranlılar'dan üstün geldilerse de işe Rüstem karışınca yedi pehlivan ile birlikte Türk ordusunu dağıttı. Hatta az kalsın Alp Er Tonga da tutsak oluyordu.
Keykâvus İran'da eğlenceler, aşk oyunları ile uğraşırken Alp Er Tonga Türk atlılarıyla ilerledi.Bu haber Keykâvus'a geldi. Oğlu Siyâvuş ile Rüstem'i Türkler'e karşı yolladı. Türk öncülerini yenerek Belh kalesini aldılar.Bu sırada kötü bir rüya görüp bunu tabir ettiren Alp Er Tonga, beğlerin fikrini de alarak İranlılar'la barış yaptı. Onlara rehineler verdi.
Buhara, Semerkand ve Çaç şehirlerini bırakıp "Gang" şehrine çekildi.Fakat bu barışı istemeyen Keykavus, Rüstem'e ve Siyâvuş'a kızıp kötü muamele ettiğinden Rüstem kendi ülkesine çekildi. Siyâvuş da Alp Er Tonga'ya sığındı. Türkler'in payıtahtı olan Gang şehrine kadar büyük saygı görerek geldi. Kendini çok sevdirdi. Hatta Türk kahramanlarından 'Piran'ın kızı ile ve biraz sonra da Alp Er Tonga'nın büyük kızı olan güzel 'Ferengis' ile evlendi. Pîran'ın kızından bir oğlu oldu. Adını Keyhusrev koydular.
Bir müddet sonra, Siyâvuş'u çekemeyenler Alp Er Tonga'ya aleyhinde sözler söylenerek aralarını açtılar. Siyâvuş öldürüldü. Bunun üzerine Rüstem yine ortaya çıktı. İlk çarpışmada Alp Er Tonga'nın oğlu 'Sarka'yı öldürdüler. Alp Er Tonga bunun öcünü almak için bizzat yürüdü. Fakat savaşı İranlılar kazanarak onu Çin denizine kadar kaçırdılar.Rüstem Turanlıları nerde bulduysa öldürüp altı yıl Turan'da kaldıktan sonra çekilip yurduna geldi.
Alp Er Tonga Turan'ın yakıldığını, Türkler'in öldürüldüğünü görünce kan ağladı.Öç almaya and içti.Ordu toplayarak İran'a girdi. Ekinleri yaktı. İran'a hakim oldu. Kıtlık çıkararak İranlılar yedi yıl açlıktan kırıldılar. Bunun önüne geçip İran'ı kurtarmak için Keyhusrev'e tahtı bıraktı. Keyhusrev, Alp Er Tonga'dan öç almak için ordusunu hazırladı.
Fakat bu ordu daha Alp Er Tonga ile karşılaşmadan bozuldu. Keyhusrev yine ordu yolladı. Türkler'den Bazur adında birisi büyü yaparak dağlara kar yağdırdı. İranlılar'ın elleri tutmaz oldu. Böylelikle İran ordusunu doğradılar. İranlılar yine Rüstem'i yolladılar. Harikulade savaşlardan sonra Rüstem Türk ordusunu bozup Türk ordusunda bulunan Çin hakanını da tutsak etti.
Alp Er Tonga bu haberi alınca pek üzüldü. Uluları toplayıp danıştı.Bunlar: "Ne yapalım! Çin, Saklap orduları bozulduysa, Turan ordusuna bir şey olmadı. Anamız bizi ölmek için doğurdu" dediler. Alp Er Tonga hazırlığa başladı. Oğlu 'Şide' onun maneviyatını yükseltti. Bu savaşa Turan ordusu tarafından, Çin dağlarında oturan "Püladvend" adında bir Çinli de ordusuyla iştirak etti. İran pehlivanlarını yendiyse de sonunda Rüstem'e yenildi. Bunun üzerine Turan ve İran orduları çarpıştı.
İranlılar kazandı. Alp Er Tonga kaçtı. Bundan sonra Keyhusrev dünyanın üçte ikisine hakim oldu. Bir gün sarayında şarap içerken Turan, sınırından İranlılar gelip Turanlılar'ın kendilerine zarar verdiğini söylediler. Keyhusrev bu işi halletmek için İran kahramanlarından 'Bijen' i gönderdi. Bijen sınırda ve Turan tarafındaki bir ormanda, yanındaki güzel kızlarla eğlenen 'Menîje'yi gördü. Menîje, Alp Er Tonga'nın kızıydı. Birbirlerini sevdiler. Menîje onu Turan'a, sarayına götürdü. Alp Er Tunga bunu duyunca çok öfkelendi. Bijen'i kuyuya hapsetti. Kızını da kovdu. İran padişahı genç kumandanının gelmediğini görünce yine Rüstem'i yolladı.
Rüstem tüccar kılığında Türk pâyitahtına kadar gitti. Bijen'i kurtardığı gibi Alp Er Tonga'nın da sarayını basarak onu kaçırdı,Menîje'yi İran'a gönderdi. Alp Er Tonga ise yeniden ordu yığarak yürüdü.İran ordusunun arkasında 'Bîsütun' dağı vardı.Yine Rüstem'in sayesinde İranlılar bu savaşı kazandılar. Alp Er Tonga, Karluk'a kadar kaçtı. Beğlerine dedi ki: "Ben dünyaya buyruğumu geçiriyordum. Minûçehr zamanında bile İran Turan'a denk olamamıştı. Minûçehr zamanında bile İran Turan'a denk olamamıştı.
Fakat bugün İranlılar hayatımı sarayımda bile tehdit ediyorlar. İyi bir öç almayı düşünüyorum. Bin kere bin bir Türk ve Çin ordusuyla yürüyelim" Toplanmaya başladılar. Fakat bizzat Alp Er Tonga'nın iştirak etmediği ilk savaşı İranlılar kazandılar. İran padişahı Asıl Alp Er Tonga'yı yok etmek istiyordu. Yeniden her yandan ordular toplayarak ilerledi.
Alp Er Tonga bin kere bin ordusunun üçte ikisini toplamıştı. 'Beykend' şehrinde oturuyordu. Karargâhında pars derisinden çadırlar vardı. Kendisi altınlı ve mücevherli bir taht üzerinde idi. Karargâhın önünde birçok kahramanların bayrakları dikili idi.
İleriye gönderdiği ordunun bozulduğunu duyunca başı döndü. Öç almadan dönmemeye and içti. Oğlu 'Kara Han' a ordusunun yarısını vererek Buhâra'ya gönderdi. Oğullarından Şide (ki asıl adı Peşeng idi), Cehen, Afrâsiyab, Girdegîr ve oğlu İlâ'nın oğlu Güheylâ bu orduda idiler. Çigil, Taraz, Oğuz, Karluk ve Türkmenler çerisini teşkil ediyordu. İki ordu karşılaşınca ilk önce İran padişahı Keyhusrev'le Alp Er Tonga'nın oğlu Şide teke tek dövüştüler. Şide öldü. Alp Er Tonga duyunca saçlarını yoldu. Ertesi gün iki ordu akşama kadar savaşıp ayrıldılar.
Daha ertesi gün yine çarpışıldı. Alp Er Tonga kükremiş gibi saldırıyordu. İran'ın büyük pehlivanlarından birkaçını öldürdü. Keyhusrev'le Alp Er Tonga karşı karşıya geldiler. Fakat Turan pehlivanları onun İran padişahıyla dövüşmesini istemeyerek atının dizgininden tutup geri götürdüler. O gece Alp Er Tonga ordusunu alıp Ceyhun'un ötesine geçti.
Kara Han'ın ordusuyla birleşip Buhara'ya geldi. Biraz dinlendiler. Sonra pâyıtahtı olan Gang'a geldi. Bu şehir cennet gibiydi. Toprağı mis,tuğlaları altındı. Her yerden ordular çağırdı. Bu sırada casusları Keyhusrev Ceyhun'u geçti diye bildirdiler. Keyhusrev ilk önce Suğd'a geldi. Bir ay kalıp itaate aldı. Yine ilerledi. Türkler İranlılar'a su vermiyorlar, ordunun arkasında yalnız kalmış İranlı bulurlarsa öldürüyorlardı. Keyhusrev de önüne çıkan saray, kale, erkek, kadın en bulursa yok ediyordu.
İki ordu 'Gülzâriyun' ırmağı kıyısında karşılaştılar. Birbirine girdiler. Alp Er Tonga'nın ordusundan Keyhüsrev'e korku gelmişti. Ordunun arkasına çekilip Tanrıya yalvardı. Derhal fırtına kopup tozları Turan ordusuna doğru atmaya başladı. Türkler bozuldular. Fakat Alp Er Tonga kaçmak isteyenleri öldürerek ordusunu durdurdu. Dönüp iyen savaştılar. Gece çökünce iki ordu ayrıldı.
Alp Er Tonga ertesi günü yine çarpışacaktı. Fakat kendisine gelen haberci oğlu Kara Han'ın ordusundan yalnız Kara Han'ın sağ kaldığını bildirdi.Bunun üzerine ağırlıklarını bile toplamadan hızla ordusu ile çöle atıldı.
Rüstem'i vurmak istiyordu. Keyhusrev bunu Rüstem'e bildirdiği gibi kendisi de onun ardına düştü. Alp Er Tonga, Gang'a gelip Rüstem'e baskın yapmak istediyse de onun tetikte olduğunu görerek vazgeçti. Şehre girdi.
Bu kalabalık şehrin kalesi o kadar yüksekti ki üstünden kartal bile uçamazdı. İçinde yiyecek boldu. Her köşesinde kaynaklar, havuzlar vardı. Havuzlar bir ok atımı boyunda ve eninde idi.Güzel bahçeleri, saraylarıyla bir cennetti. Alp Er Tonga ordusuyla Gang'a kapandı. Çin padişahına da mektup yazıp yardım diledi. Keyhusrev de ordusuyla gelerek Rüstem'le birleşti.
Kalenin çevresine hendekler kazdırdı. Odunlar yığıp katranla ateş verdiler. Duvarlar yıkıldı. Şehire hücumla girdiler.Herkesi öldürdüler. Alp Er Tonga sarayının altındaki gizli yoldan 200 beği ile kaçarak kurtuldu. Çin padişahının yanına gitti. Çin hakanı büyük bir ordu hazırlamıştı. Bunu duyan Türkler her taraftan Alp Er Tonga'nın yanına gidiyorlardı.
Keyhusrev Gang'a, bir kumandan bırakıp Alp Er Tonga'nın üzerine yürüdü. Karşılaştılar. Alp Er Tonga ona bir mektup yazarak insanlardan uzak ve kendisinin beğeneceği bir yerde teketek dövüşmeği teklif etti.
Keyhusrev kabul etmedi. O gün iki ordu akşama kadar çarpıştı. Gece olunca Keyhusrev ordusunun önüne hendekler kazdırdı. Bir kısım kuvvetlerini Türk ordusunun gerisine gönderdi.
Türkler gece baskını yapıp hendeğe düştüler. Arkalarındaki kuvvetler de pusudan çıktı. Türk ordusunu yendiler. Alp Er Tonga kalan çerisiyle çöle çekildi. Keyhusrev Gang'a döndü.Çin padişahı da Keyhusrev'den korkarak ona elçi gönderdi.
Keyhusrev, Alp Er Tonga'yı bir daha yanına almamak şartı ile onunla barıştı. Alp Er Tonga bunu işitince perişan bir halde çöle çekildi. Zere denizine geldi. Bu, ucu bucağı olmayan bir denizdi. Orada bir gemici vardı: "Ey padişah! Bu derin denizi geçemezsin. 78 yaşındayım. Bunu, bir geminin geçtiğini görmedim" dedi.
Alp Er Tonga, "Tutsak olmaktansa ölmek yeğdir." diye cevap verdi. Bir gemi yüzdürttü. Binip yelken açtılar. "Gangıdız" şehrine vardılar. Alp Er Tonga orada "Geçmişi düşünmeyelim.Talih yine buna döner.", diyerek yatıp uyudu.
Keyhusrev, Alp Er Tonga'nın suyu geçtiğini haber aldı. Hazırlıklar yaparak birtakım ülkeleri aldıktan sonra Zere denizinin kıyısına geldi. Yedi ayda denizi geçtiler. Gangidiz'i aldı. Bulduklarını kestilerse de Alp Er Tonga gizlice kaçtı.
Keyhusrev buradan Turan'ın payıtahtı oldu. Gang'a geldi. Alp Er Tonga'yı soruşturdu. Kimse bilmiyordu. Halbuki bu sıralarda o yiyeceksiz, içeceksiz dolaşıyordu. Kayalık bir dağın tepesindeki bir mağarayı kendine ev yapmıştı.
Bu mağarada insanlardan uzak yaşayan 'Hûm' adında biri vardı. Bir gün mağarada bir ses işitti. Alp Er Tonga kendi kendine tâliine yanıyordu. Bu sözlerin Türkçe olmasından yabancının kim olduğunu anlayan Hûm ona hücum ederek tutsak etti. Fakat o yine kaçarak suya atıldı. Keyhusrev bu işi duydu. Hile ile Alp Er Tonga'yı sudan çıkararak öldürdüler.
*Kısaltılmıştır
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)